Ney’deki Ölümün Soğukluğu

Ney’deki Ölümün Soğukluğu

Ney üflendiği zaman sizde ölümün soğukluğunu hissediyor musunuz? Arınmış bir ruhun, cennete yükseklişi geliyor benim aklıma. İyiliğin rengi sanki biraz buz mavisi gibi. Ney üflendiği zaman, o nefes ölümü boyuyor gibi geliyor. Her şey bir nefes ile başlamadı zaten?

Dört büyük kitapta, tüm mitolojilerde tanrı ruhundan toprağa üfledi yazmaz mı? Neyde topraktan değil mi zaten? Neyde topraktan onu üfleyende. Neyi üfleyen Neyzen’de aynı tanrı gibi ruhunu katmaz mı o neye? Mesela Neyzen Tevfik hakkında çok sevdiğim bir hikaye vardır doğru mudur bilmem ama çok anlatılır.

1950’lili yıllar. Beyoğlu meyhanelerinde bir gece. Elinde bir ney muhafazası taşıyan, 25-30 yaşlarında, iyi giyimli bir genç girer içeriye. Şöyle bir etrafa bakar ve boş bulduğu masaya oturur. Garsonu çağırır ve siparişini verir:

Bir Fahrettin Kerim bana. Biraz buz, az da badem.

Fahrettin Kerim, o zamanların İstanbul valisinin adı ile anılan minik rakı şişesidir.

Garson: Başüstüne beyim.

Sipariş gelmeden mekanın sahibi masaya gelir;

Mekan Sahibi: Delikanlı, bakar mısınız?
Delikanlı bir bakış atar:
– Buyurun?
Mekan sahibi: O masadan kalkmanızı rica edecektim, şu arkadaki masaya alsak sizi?
Delikanlı: Ne münasebet efendim, boştu masa ben geldiğimde.
Mekan sahibi: üstadın masasıdır bu, buraya gelen herkes bilir, kimse oturmaz!
Delikanlı: Ne üstadı imiş bu?

Mekan sahibinin gözü masadaki neye ilişir ve gözüyle işaret eder;

– Üstad Neyzen Tevfik, tanıyor olmalısınız.
Delikanlı: Ben benden başka üstad tanımam, benim üstad diyeceğim adam bu aleti benden iyi üflemeli…

Patron sinirlenmeye başlar, iki de fedai hareketlenir masaya doğru.

Tam o sırada, az önce meyhaneye girip tartışanların haberi olmadan duruma şahit olan Neyzen Tevfik mekan sahibine “bırak kalsın”diyerek el eder.

Yavaşça ilişir arkadaki boş masaya, bir Fahrettin Kerim de o söyler, az da badem.

Delikanlı ikinci şişeyi de bitirdikten sonra, neyi çıkartır muhafazasından, dudaklarına götürür.

Mekan sahibi acele seyirtir masaya;

– Delikanlı ayıp yahu, üstadın yanında.. Her şeyin bir edebi, usulü var yahu!

Arka masadan kısık bir ses duyulur;

– Şşşşt bırak efendi, tamamdır.

Mekan sahibi üstada hürmetten, geri geri çekilir karanlığa doğru, delikanlı başlar bir taksim üflemeye. Herkes bırakır çatalı, bıçağı, kadehi; kulak kesilir. Ustadır delikanlı hakikaten. Ustadır da, çok tizden girmiştir, hem caka satma merakı, hem de içkinin tesiri ile. Tıkanır kalır…

Tam fısıltılar başlamışken, ilahi bir ney sesi duyulur üstadın masasından, delikanlının çıkamadığı perdeden almış, devam etmektedir. Şaşırır delikanlı, hem zordur o perdeye çıkmak, hem de alıcı gözle baktığı halde, ney görememiştir üstadın elinde o ana kadar.

Arkasına döner… Bakar… Gördüğü yeter ona… Alelacele, kıpkırmızı bir suratla… Çeker gider.

Üstadın elinde ney değil, boş bir Fahrettin Kerim şişesi vardır, ona üflemektedir ney yerine.

İki tane neyzen bilir, dinlerim. Biri Neyzen Tevfik’tir, diğeri Mercan Dede’dir. Bu iki üstadı dinlerken hissederim ki neye nefes değil, ruhlarını, duygularını, hislerini üflerler.

Bende ney olmaya razıyım eğer sen dudaklarından, dudaklarıma ruhunu üfleyeceksen. Arındıracaksan bu itakatı kalmamış, lekelenmiş, kibir ile yoğrulmuş bu ruhu. Ölümün rengi cennete gidecekse ruh, buz mavisidir. Fakat benim ruhumu bu ses kahverengiye boyamakta. Yükselmekte değil, alçalmakta, ruhum bedenime ağır geliyor artık. Taşıyamadığım yükleri hissediyorum. Ne olur kurtar beni artık. Bilmek yetmiyor, öğrenmek başlı başına günaha atılmış ilk adım. Yolunu bilmeyene tabi… Bu karanlık yolda ne olur şimal ol bana! Nefesi eksik neyim ben. Sana varmadan, sen bana varsan. Bu yol kararmadan aydınlığa kalsam.

You May Also Like

Yorum yapılmamış on This Post

Bir Cevap Yazın

Bloga e-posta ile abone ol

Bu bloga abone olmak ve e-posta ile bildirimler almak için e-posta adresinizi girin.

Diğer 4.313 aboneye katılın

%d blogcu bunu beğendi: